Saturday, June 30, 2012

Filiz Ahmet, Elyesa Kaso ve Üsküp Türk Tiyatrosu Görüntüleri

TAHT OYUNLARI

İnsan Kardeşim, Anlatılan Senin Hikâyendir

Machiavelli'nin böylesi bir hayalgücü, Hobbes'un burnundan aldıracağı birazcık kıl, Nietzche'nin fantastik edebiyata gönül indirecek bir tevazusu olaydı, Taht Oyunları çoktan siyaset okumak isteyenlerin başucu kitaplarından biri olurdu.
İstanbul - BİA Haber Merkezi
30 Haziran 2012, Cumartesi

Taht Oyunları, 2011 itibarıyla dünya ile aynı anda, ancak fantastik edebiyat okuyucularının gündemiyle kıyaslandığında fazlasıyla rötarlı olarak dikkatimizi çekti. Dizi, ilk bölümüyle sıkı bir hayran kitlesi ve mebzul miktarda alkış toplarken, kitaplar da basımlarından yıllar sonra fazlasıyla hak ettiği ilgiyi gördü. Peki ekranlarımızda nurtopu gibi doğan yeni fenomenimiz nasıl oldu da böylesi bir takdire şayan bulundu?
Önce konuya uzak olanlar için kısa bir teknik bilgi parantezi açalım. Taht Oyunları, ABD'li yazar George R.R. Martin'in Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin ilk kitabı.
İlki 1996'da basılan ve önceleri bir üçleme olarak düşünülen seri, bugün en son 2011 Temmuz'unda basılan A Dance with Dragons (Ejderlerle Dans) ile birlikte altı kitaba (ki bazıları Türkçe'de ikişer cilt halinde yayınlandı) ulaşmış durumda. Serinin talihi, ilk kitabın ismiyle 2011'de TV dizisi olarak uyarlanmasıyla değişti. HBO tarafından yayınlanan dizi, daha ilk bölümüyle, tabiri caizse "fırtınalar kopardı." Şimdiye kadar yapılmış en iyi uyarlamalardan biri olmasında şaşılacak bir durum yoktu çünkü serinin yıllarca senaristlik de yapmış yazarı, dizinin de yürütücü yapımcısı.
Gidişata bakılırsa, kitapların da arkasının gelmesi muhtemel. Muhtemel diyoruz çünkü Martin, uzun aralarla yazan ve yeni kitap diye başının etini yiyen hayranlarını "İşim gücüm yok mu sanki?" minvalinde  cevaplayan bir yazar.
Taht Oyunları, "çoksatar" müessesesinin kalıplarını neredeyse kusursuz bir teknikle yineliyor. Ancak böylesine gözü kara sevdalıları olmasının sebebi başarısı kanıtlanmış kalıpları beceri ile tekrarlaması değil, tam tersine bunu yaparken en kritik noktalarda alışılmadık, hatta anarşik bir yol izlemesi.
En sonda söylenecek şeyi en başa alalım, Machiavelli'nin böylesi bir hayalgücü, Hobbes'un burnundan aldıracağı birazcık kıl, Nietzche'nin fantastik edebiyata gönül indirecek bir tevazusu olaydı, Taht Oyunları çoktan siyaset okumak isteyenlerin başucu kitaplarından biri olurdu.

Buz ve Ateş'in Şarkısı, fantastik külliyatın dayandığı temel mitlerin tüm kurallarına harfiyen uyan bir destan. Dumézil'in Hint-Avrupa için geliştirdiği "üç işlevli" toplum tahayyülü tezinin tekrarlandığı bir kurgudan söz ediyoruz (büyüsel ve hukuksal egemenlik -rahipler-, fiziksel ve esas olarak savaşçı ile dingin/bereketli zenginlik -çiftçiler, hayvancılar vs). Gerçi bu zaten "maddenin doğası". Öykü, Oset destanlarındaki ana aktörler olan Zenginler ailesi, Güçlüler ailesi ve Entelektüeller ailesi kategorilerini neredeyse eski bir kazağı giyer gibi kuşanıyor. Kurgu aleminin bu son büyük fenomenini okumaya tam da buradan başlamak gerekiyor zaten. Çünkü gerek mitoloji gerekse post-modern zamanların destanları, bir toplumsal tahayyülü aktarmak-olumlamak veya bu tahayyülün ayrık otlarını korkutmak için önemli araçlar. Martin'in eseri ise bu tahayyülün bam teline basıyor, merkezine insanın en kirli yolu olan iktidar yürüyüşünü koyuyor.

Hobbes'a rahmet okutacak bir dünya

George R. R. Martin'in büyük oyunu, alternatif bir dünyada kuruluyor. Bu alternatif dünya meselesinin öncüsü Yüzüklerin Efendisi ile J.R.R Tolkien ise de ana kaynak, "Bir varmış, bir yokmuş, develer tellal iken..." diye başlayan masallar elbet. Pirelerin tellal olduğu bu dünyada Westeros ve Esoss adlı iki kıtada geçen bir öykümüz var. Doğudaki Esoss, bir denizle batıdaki Westeros'dan ayrılıyor. Essos, batıdaki krallıkların hakkında pek az şey bildiği, egzotik bir bölge. Aslına uygun olarak, Esoss'u oryantalizmin ana motifleri ile birlikte okuyoruz. Çekici ve vahşi Dothraki'ler, sürgündeki Daenerys Targaryen ve onun ejderhaların anası olma öyküsü, gizemli Qarth, zengin tüccar gemileri, büyülü Ölümsüzler Evi... Hepsi Essos'da.
Westeros ise, ortaçağ Avrupası'nın nadide gülü, şovalyeliğin ve iktidar savaşlarının beşiği İngiltere'nin alter-egosu gibi. Zaten eleştirmenlerin pek çoğunun öyküyü Güllerin Savaşı (İngiltere'de Planteget Hanedanı'nın iki asi kolu Lancaster ve York'un taht için yaptıkları uzun vadeli savaş) ile karşılaştırmaları boşuna değil. Westeros'da yedi krallığımız var. Her biri nev-i şahsına münhasır bu krallıklar birer soylu aile tarafından yönetiliyor ve tümü bir Büyük Kral'a yeminle bağlılar. Bu büyük kralın (mutlak monark) demir tahtı, tahmin edileceği üzere her hanedanın yüreğinde yatan aslan.
Edebiyat veya sinemada, her öykünün bir "meşum anı" vardır. O ana kadar her şey iyi ya da kötü bir denge içinde ilerlerken, dengenin (equilibrium) bozulduğu, hayatların altüst olduğu o anda gerçek hikâye başlar. Daha doğrusu okunmaya/seyredilmeye değecek -çünkü hepimizin bildiği üzere mutlu insanların hikâyeleri yoktur- öykü işte bu tekinsiz ve kaotik anda vuku bulur. İşte Westeros krallıklarının ilk bakıştaki meşum anı, Büyük Kral'ın oğlunun Stark Hanedanı'nın güzeller güzeli kızı Lyanna'yı kaçırmasıyla başlıyor. Starkların küçük oğlu Ned Stark ve Lyanna'nın nişanlısı Baratheonların varisi Robert Lyanna'yı geri istediğinde, o zamana kadar deliliği ve zalimliği çoktan kanıtlanmış olan Büyük Kral Aerys II, Stark hanedanının hükümdarını ve varisini öldürüyor. Ve elbette, tıpkı Truva'da olduğu gibi olaylar gelişiyor. Ned Stark  zorunlu olarak Stark Hanedanı'nın  varisi olurken, Aerys çıkan isyanda tahtla birlikte kellesini de kaybediveriyor. Robert'in "hiç de kral tantına benzemeyen ve oturmak için fazlasıyla rahatsız" Demir Taht'a yerleşmesi de dengenin kurulmasına yetmiyor. Çünkü, bir kez "acı üstüne acı, kan üstüne kan gelmiş, kazan kaynamaya, ateş yanmaya" başlamıştır artık. Ve mevsimleri on yıllar süren bu garip diyarda yaz sonuna yaklaşılmıştır. Kış geliyordur.
Hikâye özetle böyle. Yani aslında güneşin altında yeni bir şey yok. Peki ama bu öykü nasıl oluyor da perdeyi yıkıp viran eyliyor? Mesele, Martin'in söylediklerinde değil, asıl söylemediklerinde.

60'ların Hobbit'inden 90'ların Karanlığına Doğru

Fantastik edebiyat, 60'larla birlikte bir "arınma alanı" olarak biçimleniyor.  Bildik masalların post-modern okumaları peydah oluyor. Marion Zimmer Bradley'in Arthur mitini yeniden alıp anaerkil söylem üzerinden kurgulaması, Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi, Anne Rice'ın çok katmanlı vampirleri arka arkaya geliyor. Karakterler yavaş yavaş "iyiler ve kötüler" diyalektiğinden çıkarak çok boyutlu bir varoluşa bürünüyor. Bu dönem, new-age akımlarının da doğuş dönemi. İyi ve kötünün birarada bulunduğu, ancak yine de bir "kozmik denge"nin iş başında olduğunun düşünüldüğü zamanlar.
Fantastik edebiyatın bu ve sonraki popüler örneklerinde okuyucu ile farklı bir ilişkisi var. Bir kere bu edebiyat dalı, çoksatar müessesinin elini atmasından önce özellikle ABD'de "dışlanmışların" tekelinde. Nerd diye tabir edilen inek öğrenciler, hippiler, kısacası sistemin ne yapacağını bilemediği lanetlileri tarafından sahipleniliyor. Neoliberalizmin ayak seslerinin duyulduğu, piyasaların kıskacındaki bir dünyada büyünün var olduğu, şovalyelerin zırhlarının ışıldadığı, bir küçük gezgin grubunun tanrılara karşı durabildiği, dünyanın kaderinin basit bir hobbitin ellerinde olabildiği bir vaha fantastik edebiyat. İyilerin, tüm güçlüklere karşın eninde sonunda kazandığı bir katharsis anıyla okuyucusunu rahatlatıyor.
George R. R. Martin'in Buz ve Ateşin Şarkısı ise, 1996'da yayınlandığında artık farklı bir dünyada yaşıyoruz. 1990'da Körfez Savaşı, 1992'de Fukuyama'nın Tarihin Sonu ve Son Adam'ı yayınlaması ve Los Angeles ayaklanması, 1993'te Dünya Ticaret Merkezi ve Oklohama bombalarıyla ABD'nin terörist saldırılarla yüzleşmesi ve güvenlik politikalarının yaşamı sıkıştırmaya başlaması, 1994'te  Ruanda ve elbette krizin patlamasından hemen önceki yapay ekonomik refahta neoliberalizmin dizginlenemez yükselişi. Başka bir dünyanın mümkün olduğuna inananların 80'ler sonrası yılgınlığını eklediğimizde 60'lardan çok farklı bir dünyadan bahsediyoruzdur artık.
Martin'in Taht Oyunları, böyle bir dünyada başka türden bir fantastik eser olarak karşımıza çıkıyor. Hobbes'un karanlık gölgesinin salındığı bir dünyada, Bismarck'ın "kan ve demiriyle" biraraya gelmiş yedi krallığın bir fotoğrafını çekiyor Martin. Belki de, benzerlerinden ayrıldığı en önemli nokta burası. Ana karakterlerinin kafasını bir hamlede uçurmaktan çekinmeyen yazarın dünyası, iyilerin kazandığı bir masal değil, kir, kan ve kanı bir onur nişanı gibi taşıyan bir iktidar oyunu. Okuyucu/izleyici, ana karakterler arasındaki belki de en erdemli olan Ned Stark'ın kellesinin uçurulduğu an, beklediği o katarhisin gelmeyeceğini seziyor. Bu sahne, okuyucu/seyirci ile anlatıcı/oyuncu arasındaki "perdenin" yırtıldığı, gerçekliğin, kurgunun göreli rahatlığını bozduğu ve okuyucu/seyircinin bundan böyle sıradan bir masal izlemeyeceğini anladığı nokta. Seri boyunca, Bizans oyunları çeviren entrikacıların hak ettiklerini bulmasını bekleyen ama mütemadiyen sistemin kendini kurtardığı bir kurguyla karşılaşan okuyucunun hazzı her daim erteleniyor. Gramsci'nin "Doğruyu söylemek devrimcidir," sözünü haklı çıkarıyor yazar. Ama umulan yönde değil. Bu sistemin böyle kaldığı sürece beklenen hazzın asla yaşanamayacağını yüzümüze çarparak. Günümüz iktidarını ayniyle vaki bir alternatif dünyada yeniden kurup "Buyurun, buradan yakın," diyerek.

İktidar Fena Bir İllüzyondur Kardeşim, Hepimizi Öldüren

En basitinden başlayalım. Hiçbir iktidar meşru değildir. Martin'in dünyasında da mutlak iktidarın hiçbir koşulda meşrulaştırılamayacağını görüyoruz. Tahttan indirilen Targaryen Hanedanı'nın ejderlerinin üzerinde gelip diyarı kanla birleştirmesinde de, Baratheon'un kendi muhafızı tarafından katledilen Büyük Kral'ın demirden tahtına oturmuşken ölüp (öldürülüp?) yerine karısının aslında kendi ikiz kardeşinden olan oğlunu geçirmesinde de dersimiz aynı: Kılıçla yaşayan kılıçla ölür. Ve tabii, bu zor dünyasında, diğerlerini yok etmeyi başaranın iktidarı kendi meşruiyetini de rızasını da kuruyor. Ta ki, bir başkası gelip kendi meşruiyetini dayatana dek.
Martin'in dünyasında, mutlak monark, bildiğimiz dünyanın muktedirlerinden farklı değil. Merkezileştikçe hantallaşan iktidarın kontrol edemediği alanlar çoğalıyor. Bir kez dengeler bozulduğu andan itibaren, isyanlar ve iktidarın talipleri artıyor. Son sayımda, Robert Baratheon'un ardından kral ilan edilmiş dört hanedan liderimiz var. Bunlara bir de özgün insanların kral olmayan kralları Mance Ryder'ı ve ejderhaları ile Esoss'u kateden Daenerys Targaryen'i de eklersek, daha bir gün önce mutlak bir monarşinin olduğu diyarda altı benzemezin savaştıklarını görmek, yüzyıllardır medeniyet adını verdiğimiz şu acayip şeyle yaşayan bizler için şaşırtıcı olmasa gerek.
Martin'in hikâyesindeki önemli başrol oyuncularından biri ise Sur. Binlerce yıl önce büyü ve mühendisliğin göz kamaştıran birleşimi ile yaratılmış olan Sur, yaban diyarlardaki mitolojik Ötekiler (dizide Ak Yürüyenler) ile insanları ayırmak ve insanlığı bir dokunuşları ölüm demek olan, ölüleri hizmetkarı olarak kaldırabilen yaratıklardan korumak için yapılmış. Ancak her duvar gibi Sur da yapay bir güvenlik algısı yaratıyor. Ötekiler'i dışarıda tutan diyar, iç düşman avına çıkıyor. Dışarıdaki insan topluluklarındaki yabanileri avlamak işsiz Sur askerlerinin meşgalesi oluyor. Bu noktada asker ihtiyacını hırsızlar, tecavüzcüler ve istenmeyen oğullardan devşirip onur, hakikat, diyara hizmet gibi şahane bir ambalajla paketleyen Sur'un Foucault'ya parmak ısırtacağını söylemeden geçmeyelim.  Ve elbette, bir kez taşlar oynamış, kış gelirken, Ötekiler'in ortaya çıkıp en kadim korkuların ete kemiğe bürünmesi gerekiyor.
Peki ama okuyucusunu/seyircisini hep ertelenmiş bir hazzın arefesinde bırakan, Hobbes'un karanlık dehlizlerinden nihilizmin serin sularına atan bu karanlık, sinik öyküyü neden, nasıl sevebiliyoruz? Her sabah yataktan neden kalkıp bu dünyaya bir kez daha merhaba diyorsak, tam da o sebepten. Tyrion Lannister'ın tüm çıkarcılığının içinden yüzünü gösteren erdemi, Arya Stark'ın her dem taze isyanı için. Her ne olursa olsun başka bir dünyanın mümkün olduğu inancı yüzünden. Ve Martin'in, tüm umutsuzluğu, yılgınlığı, kaosu ve karamsarlığına rağmen küçük küçük anlara serpiştirdiği Pandora'nın kelebekleri yüzünden. Ve tabii her şeyden önce, çok iyi kurgulandığı, çok iyi yazıldığı ve parmak ısırtacak bir prodüksiyonla gözlerimizi kamaştırdığı için. (DÖ/YY)

Kusursuz bir öykü yazarı için on emir

Kusursuz bir öykü yazarı için on emir


İşte, sadece yazarlar değil, okurlar için de her an cepte taşınacak on maddelik öykü haritası.
 
1878-1937 tarihleri arasında yaşamış olan Uruguaylı şair ve kısa öykü yazarı Horacio Quiroga’dan defineye giden yol için önemli bir rehber… Quiroga, 1903 yılında Lugones tarafından düzenlenmiş bir Cizvit misyonuna katılarak Kuzey Arjantin’i keşfe çıkar. Öykülerinin çoğunu doğanın bağrında kaleme alır. Eserlerinde görülen psikolojik ve trajik ögeler bu deneyimin sonucudur. Büyük ölçüde Kipling, Poe ve Gorki'den etkilenen yazar, Latin Amerika'nın önde gelen kısa öykücülerinden biri sayılmaktadır. 
 
“On Emir” İspanyolca aslından, Semih Aközlü tarafından çevrildi. Artık harita elinizde, defineyi bulmak size kalmış…

1. Bir üstada -Poe, Maupassant, Kipling, Çehov- Tanrıya inandığın gibi inan.
 
2. Sanatını ulaşılmaz bir doruk olarak kabullen. Onu aşabileceğine dair hayaller besleme. Aşabilecek duruma geldiğinde, bunu zaten farkında olmadan başaracaksın.
 
3. Öykünmeye mümkün olduğunca diren, üzerindeki etki yeterince güçlüyse ancak o zaman öykün. Kişilik geliştirmek, her şeyden çok sabır isteyen bir iştir. 
 
4. Körü körüne inan. Başarıya ulaşacak kadar yetenekli olduğuna değil, ama arzuladığın şey karşısında göstereceğin şevke. Sanatını yavuklun gibi sev, tüm kalbini ver ona.
 
5. İlk sözün nereye gideceğini bilmeden yazmaya başlama. İyi kotarılmış bir öyküde ilk üç satır, hemen hemen son üç satır kadar önemlidir.
 
6. Bu şartı kesinkes ifade etmek istiyorsun: "Nehirden doğru soğuk bir yel esiyordu." İnsanoğlunun konuştuğu dilde ifadeyi vermek için belirlenmiş sözcüklerden başka sözcük yoktur. Sözlerine sen hükmet, sesli harf gelmiş sessiz harf gelmiş, bunları kafana takma.
 
7. Gerekmedikçe sıfat kullanma. Zayıf bir ada tutturulmuş renk tayfı kadar faydasızdır bunlar. Değerli birine rast gelirsen, karşılaştırılamaz bir rengi olur. Ama önce onu bulmak gerekir.
 
8. Kahramanlarını elinde tut ve öykünün sonuna kadar tutarlı bir şekilde taşı. Kurguladığın yolda onları başka şekilde görmeye kalkma. Başkalarının göremediği ya da görse bile aldırmayacağı şeylerle yolunu saptırma. Okuru aldatma. Öykü, laf kalabalığından arınmış bir romandır. Öyle olmasa bile, bunu mutlak bir hakikat olarak kabullen.
 
9. Duyguların akışına kapılarak yazma. Bırak silinsinler, ama sonra hepsini aklına getir. Bundan sonra duyguları yeniden canlandırabilecek gücün kalmışsa, zaten yolu yarılamışsın demektir.
 
10. Yazarken ne arkadaşlarını düşün, ne de öykünün yaratacağı etkiyi. Bir araya getireceğin kahramanlarının içinde yaşadığı o küçücük ortamdan başka ilgini çeken hiçbir şey yokmuş gibi anlat öykünü. Öyküdeki yaşantıdan başka bir şey çıkmasın ortaya. ALINTI

Friday, June 29, 2012

Selim İleri: “Her şey mübah yeter ki çok satsın!”

Edebiyat dünyasını değerlendiren usta yazar Selim İleri’ye göre günümüzde satışa endeksli bir ortam var ve satış için her şeyin mübah sayıldığı bir dönemdeyiz. İleri, ödül mekanizmasına da inanmadığını söylüyor.
Türk edebiyatının en verimli isimlerinden biri olan usta yazar Selim İleri, yazarlık hayatının 45. yılını kutluyor. Bu çerçevede İstanbul Modern ve Sabit Fikir’in birlikte düzenlediği ‘Sözünü Sakınmadan’ programına katılan İleri, 45 yıldır okur desteğiyle ayakta kaldığını, bu bağlamda kendini mutlu bir yazar saydığını ve okura minnet duyduğunu söyledi. İleri, ilk hikayesinin Vedat Günyol’un desteğiyle Yeni Ufuklar dergisinde yayınlandığını, fakat ilk kitabı Cumartesi Yalnızlığı’nı kimsenin basmak istemediğini anlattı. İstekli bir genç yazar olarak kitabının yayınlanması için teyzesinin kasasından para aldığını söyleyen yazar, bastırdığı kitapları kimsenin almadığını, depoda kaldığını, 70’li yıllarda ise bittiğini aktardı.
İleri’nin geçmişten aşk ve coşkuyla söz ettiğine dikkat çeken Semih Gümüş yazardan, o yıllardaki edebiyat ortamıyla bugünkünü karşılaştırmasını istedi. ‘Eskiden edebiyatçıların kendini göstereceği en önemli mecralar dergilerdi’ diyen İleri ‘Bugün bambaşka bir yayın ortamı var. Tamamen satış endeksli ve satış için her şeyin mübah sayıldığı bir dönem. Benim kuşağım için uzak ve anlaşılmaz. Sanıyorum has okurların kafasında anlam taşıyan isimlerden Behçet Necatigil, Kemal Tahir gibi insanların önem verdikleri, iyi yazma mücadelesiydi. Edip Cansever’in tek cümle için bedensel acı çektiğini biliyorum’ şeklinde konuştu.
300 kelimeyle Türkçe konuşulur mu
Bir yazarı sevindirmesi dışında ödüllerin çok anlamlı olmadığını dile getiren İleri ‘Ödül mekanizmasına hiçbir zaman inanmadım. Ödüllerin hepsi, birtakım hissi şeylerin sonucu olur’ dedi. Dilde büyük değişiklik yaşandığına dikkat çeken İleri şöyle konuştu: ‘Türkçe, kullanımı çok yüksek, geniş ufku olan bir dil. Ancak dile karşı ilgisizlik had safhada olduğu için kelime dağarcığı 300 kadar kalıyor. Başlangıçtaki dilimle bugünkü arasında büyük fark var. Başta ‘mesele’ kelimesini bile kullanmaktan uzak duruyordum. Bugün öyle değilim. Dil, hiçbir şekilde siyasi bir göstergeye sahip olmamalı.’ ALINTI

Wednesday, June 27, 2012

Çevre için vaat çok, denetleyen yok!

 
ANF
HABER MERKEZİ - 'Yeşil ekonomi' sloganıyla Rio de Janeiro'da yapılan ve 188 ülkenin temsilcisinin katıldığı BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı, 53 sayfalık ortak bildiriyle sona erdi. "İstediğimiz Gelecek" başlıklı bildiri ise uzmanlara göre ekolojik dengenin korunması için gerim adım niteliğinde ve alınan kararların da bağlayıcı etkisi yok.

20 yıl sonra büyüyen dünyayı çevre felaketlerinden kurtarmak amacıyla Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde yeniden düzenlenen Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı'nın sürdüğü günlerde, zirveden uzakta değil, yanı başında dünyanın en büyük çevre kıyımı da sürüyordu.

Sadece Brezilya ve Amerikan kıtasının değil, dünyanın "akciğerleri" olarak nitelendirilen Amazon'da her yıl 2 milyon hektar yağmur ormanı biçiliyor. Devlet kestiği ormanı ise tarım arazisine dönüştürerek dev şirketlere devrediyor. Bu yüzden olacak ki konferans kadar Amazonlu yerlilerin Xingu Nehri'nin kenarındaki gösterileri de gündeme damgasını vurdu.

Ancak beklentinin yüksek olduğu üç günlük konferans, Amazonlu yerlilere çözüm bulmaktan uzak kaldı. Konferansı yöneten BM yöneticisi Sha Zukang, sonuçların hiç kimseyi tatmin edecek düzeyde olmadığını söylerken, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, konferanstan sonra açıklanan bildirinin birçok açıdan olumlu bir belge olduğunu savundu. Fakat uzmanlara göre ise kararların gerçekleşme şansı yok ve "doğmadan ölen çözümler".

PRATİK KARARLAR YOK, BEKLENTİ ÇOK

"İstediğimiz Gelecek" başlıklı 53 sayfalık ortak bildiride pratik adımlardan çok beklentilere yer verildiği eleştirisi yapılırken, özellikle mısır ve soya gibi tarım ürünlerinden elde edilen "Yenilebilinir enerjiden" övgüyle söz edilmesi önemli bir hata değerlendirildi. Greenpeace Direktörü Kumi Naidoo ise daha önce önemli belirtilen hususların bu kez bildiriden çıkartıldığını söyleyerek şu eleştirilerde bulundu:

"Aslında biz dünya insanlarının değil, hükümet temsilcilerinin istediği bir gelecekten söz edildi. Bize düşen ise bundan sonra daha güçlü ve daha kreatif eylem ile protesto gösterileri yaparak hükümetlerin bu geleceğe ulaşmasını engellemektir. Geleceğimizi ancak böyle kurtaracağımızı düşünüyorum."

Greenpeace'nin bir başka yöneticisi Martin Kaiser ise dünya liderlerinin ekonomik kriz kadar ekolojiye önem vermediği eleştirisi yaparken, zirveyi "Korkunç bir şekilde gerçeklerden uzak kalındığını gördük" sözleriyle nitelendirdi. Açlık, küresel ısınma ve çölleşme gibi dünyanın beşli başlı sorunlarına karşı alınan kararların ise bağlayıcı bir yönünün olmaması eleştiriliyor.

BM'NİN DENETLEME GÜCÜ YOK

Gözlemcilere ise BM'nin şimdiki sistemi başta küresel ısınma olmak üzere dünyayı büyük felaketlerden korumak için elverişli değil. Fransız düşünce kuruluşu IDDRI'den Laurence Tubiana, bunun için öncelikli olarak BM sisteminin dünya üzerinde bağlayıcı kararlar almaya yetkili olacak şekilde değiştirilmesini öneriyor.

Columbia Üniversitesi görevlisi Jeffrey Sachs ise dünyanın siyasetçi ve diplomatlara teslim edilmemesi gerektiğini belirterek, yeni bir dünya örgütlenmesinin şart olduğunu söyledi. Tüm eleştiriler karşısında ABD'yi konferansta temsil eden Hillary Clinton bildirinin sürdürülebilinir ilerlemeler için büyük bir adım olduğunu savundu. Brezilya Cumhurbaşkanı Dilma Rousseff ise bildiri için "doğru yolda başlama noktası" ifadesini kullandı.

Tuesday, June 26, 2012

Büyük Aşklar Yazın Başlar


 AŞK VE 10 YAZAR
Büyük Aşklar Yazın Başlar

Enis Batur, Nermi Uygur, Artun Ünsal, Yıldırım Türker, Sören Kierkegaard, Balzac, Voltaire, Diderot, Paul Eluard ve Stendhal'in kaleminden aşkın en güzel halleri.
İstanbul - BİA Haber Merkezi
23 Haziran 2012, Cumartesi

En büyük heyecanların, en tutkulu aşkların, en keyifli anların mevsimi geldi. En hızlı aşklar yazın yaşanır ama en büyük aşklar da yazın başlar. 10 edebiyatçıdan Enis Batur, Nermi Uygur, Artun Ünsal, Yıldırım Türker, Sören Kierkegaard, Honoré de Balzac, Voltaire, Denis Diderot, Paul Eluard ve Stendhal'den seçtiğimiz yazılarla aşkı yeniden hatırlayın ve gülümseyin... Bakarsınız umduğunuzdan iyi geçer yaz.*

Enis Batur
Aşk Üzerine Marazi Bir Deneme

(...) Lacan, bir kadına yazdığı mektuptaki yazımsal sürçme nedeniyle bıyıkaltından kendisine eşcinsel olduğunu ima edenlere "İnsan sevdi mi seks söz konusu değildir" der. Lacan' ın sözü aşkın cinsellikle kaynaştırıldığı perspektiflere İskender kılıcı gibi iner. Şaşır­tıcı bir yan yoktur oysa bu önermede: Bütün klâsik ölçütler gelir söz konusu ayrımı doğrular. Yalnızca kavuşamamamın, buluşamamanın yol açtığı bir kopuş değildir üstelik bu. Ters kutupta kavuşmanın ve buluşmanın durmadan tekrarlandığı, keşfe vakit bırakmayan fethin esas oldu­ğu örneklerde de kopuş geçerlidir: Ne Casanova aşkı yaşama hakkına sahip olabilmiştir, ne de Don Juan ya da Acquitaine dükü Guillaume. Öteki'ni bulamamanın temel gerekçesi kendini gözden kaybetmektir.

Erotizm vakit, sabır, emek isteyen tutku kültürü. Musil'in "Niteliksiz Adam" ın merkezin­de, Ulrich-Agatha çiftinin sıra dışı ilişkilerinde sınırlarına ışık tuttuğu teğet mantığı. Orada ege­men fiiller değişir: Dokunmak, değmek, bakmak ince ayar ister. Bir başka denememde değinmiş­tim, Musil' in kediler konusundaki gözlemine: Çiftleşme mevsimi gelip geçtiğinde birbirlerinden hepten uzaklaşmazlar, göz mesafesinden uzaklaşmaksızın yeni konumlar seçerler. Sonra, ge­ne yakınlaşacaklardır.
Klasik ölçüler böyle de, çağdaşlarınki farklı mı? Batı Avrupa'da yapılan bir araştırma gü­nümüz insanının Aşk'ı hayvan ve spor tutkusunun, meslek ve serüven tutkusunun hizasına koy­duğunu gösteriyor. Melâlden yorgun modernler Tutkuyu "coşku" ve "neşe" yle özdeş sayıyor­lar. Aşk, artık kan ve gözyaşı ile yoğrulan bir imge olmaktan çıkıyor. İnsanlar onu yaşamak isti­yorlar. Onunla yaşamak. Hayatın bir olanaksızı saymaktan yana değiller Aşk'ı.
 Onun olabilirlik payı ne, peki?
Bu olabilirliğin ifade edilme payı var mı?

Nermi Uygur
Sevgi, Sevgi, Sevgi

Az kişinin önem vermemesine, çok kişinin de önem veriyormuş gibi yapmasına bakma. Herkesi kavrayan yaşama niteliğinin en önemli göstergelerinden biri, hiç kuşku yok buna, sevgi. Sevgi olmasaydı neyle, nasıl geçerdi yaşam? Akıl, sanat gibi bir-iki gerçeklikle bir­likte sevgiyi de çıkar, boş, bomboş yaşam.
Sis, tutku, karmaşa, dalga, deniz, durgun göl, gezi, serüven, tatlı iş, tanrılık öge, benzersiz gizem, özlem, bilmece, zor varlık, erdem, safsata, gençlik ateşi, yaşlılık hüznü, erişilmez aşama, görkemli başarı... Daha nice nice benzetmelerin çevresinde dönüyor da dönüyor sevgiyi az çok kavramaya çalışanlar. Hiçten iyidir, ama hepsi, hepsi boşuna.
O sözcüğün, bir tek sevgi sözcüğünün gözümüze kulağımıza çarpmasıyla hemen oracıkta oluşan bir duygu ve duyarlık ikileminde buluyoruz kendimizi. İçimiz dışımız: hoşluk, ateş, uyanma, pay alma, çekiliş.
Sevgiyi sanki sözcüklerle derlenebilirmiş gibi sözcüklerle toparlayamayız. Gerek­mez de, istediğim yok zaten.
Sevgi, sevgi, sevgi...
Üstüne yok karmaşıklıkta. Yalına indirgenemez bir tüm gerçeklik. Bazı tedirginlikleri dindirir gibi görünse de iler tutar yol-yordam arama sakın yalına indirgemede. Düpedüz göz kamaştırır, giderek uyutur. Gözler açılınca da olanca karmaşıklığıyla dolanık dolanık, açmaz açmaz karşımızda gene sevgi.
Sevgi, sevgi, sevgi... Kendimi tutmasam üç kezle bile yetinmeyeceğim. Şimdiye dek kitaplaşan yazılarımda "birden-çok-kez' li" denemeler yaşadım. Biri: "Doğa! Doğa! ; öbürü: Shakespeare, Shakespeare, Shakespeare" Yaşama Felsefesi ile Güneşle çağlarımın hep süregiden coşkularıydı bu "çok-kez" ler. Kendi bilinçaltıma inmiş değilim, ama öyle sanıyorum ki doğanın da Shakespeare'in de sevgiyle en içten içli dışlı olmasından kaynaklanıyor bu; nitekim bundan itelenmiş oldum ben de o çok-kezli yinelemelere.
Sevgi, sevgi, sevgi... Bol bol gerçeklik ilintilerinin tadına doyum olmayan dilsel, bilgimsi, hayalci çağrışımların üşüştüğü yerde bir tutamcık değinmeden öteye geçemez.
Sevgi bu, n'etsen toparlayamazsın.

Artun Ünsal
Aşka Dair
Dünyevi aşk, heyhat! İnsanla sınırlı, ama, aşk pişirir insanı derler Yunus'unki gibi olmasa da. Pişmek için ille aşk mı gerek? Bilemem. Kişisel anılara bir yolculuk, biraz nostalji biraz da itiraflar saati.
 Mavi gözlü güzel annem genç kızlığında pek sevdiği dizeleri arada yinelerdi, hangi ozanın bilemem:
"Bir bakış insanı aşkından emin eder
Âşıklar gözleriyle yemin eder..."
Aşk, bir "bakış", hem de "manalısından" bir bakış mı acep? Bir ezgi, ya da delilik, çılgınlık, kendini yitirmek mi yoksa? Seveni göklere uçuran bir duygu mu? Ama aşkta tek kanatla uçulmaz ki ille de iki kişi gerek sevdiğini yalnızca sevenin bildiği, sevilenin haberi olmadığı aşklar da olsa...
Tango severdi annem. "Mikrofonda temsil" saati gibi radyoda çalınan tangoların tiryakisiydi. Bazen annemle babamı yemek masasının yanı başında dansa kaldıran nağ­meler:
"Sevdim bir genç kadını, ansam onun adını
Her şey beni ona bağlar, kalbim durmadan ağlar
Gitti o dönmeyecek, aşkım hiç sönmeyecek
Uzun yıllar geçse bile, yaşarım hayaliyle..."
"Aşkım hiç sönmeyecek..." Acaba annemle babamın aşkları oldu mu birbirlerinin dışında? Olmuştur elbet annemi genç kızken sevip istemeye cesaret edemeyenler ya da onun gözlerini aradığı erkekler. Babam da bin türlü serencam yaşamıştır şüphe yok. Doğuştan çapkındı hınzır. Annesi onu 6 yaşındayken Kadıköy'deki Aziziye Hamamı'na götürdüğünde öteki kadınlar "Bari babasını da getireydin" diye sözüm ona cilve etmiş­lerdir. Evet, babamın da "Fahriye Ablaları" olmuştur, olmadıysa ne yazık. Sonra Mekteb-i Tıbbiye, Yel değirmen 'le Despinalar, Cihangir'de pencereden başlayan, sokakta sü­ren komşu flörtleri filan. Kesin annemle babam birbirlerini severek evlenmişler, ama sevgi de uçuyor zamanla. Kıskançlık, geçimsizlik, endişe, kin, nefret, ayrılık, intikam, boşanma ve perde! Biri Temmuz' da, öbürü de aralıkta öldü aynı yıl, ayrı evlerde. An­nem tek başına, babam bir başka eşiyle... Hani annemle babamın aşkı? Onlarınki aşk mıydı bilemem. Soramam da artık, çünkü toprağa döndüler. Her neyse, onlarınki bit­mişti önce yürekte, sonra vücutta. Oysa tek tek her ikisi de sevgi doluydu. Tatlı bencil­ler...

Yıldırım Türker
Eşcinsel Aşkın Çevresinde

Eşcinsel bir aşk her aşk kadar özel, her aşk kadar biricik. Dünyaya tutulduğunda her aşk kadar kimsesiz ve bu toplumsal koşullarda biraz daha savaşçıdır. Her aşk göze aldıklarının toplamıdır. Eşcinsel aşk, bu anlamda başlı başına bir göze alma, cüret etme hanesine yazılabilir. Bunun dışında aşklarımızı yalınkat, toplu olarak gözetlenebilir, bir­kaç sözcükle hemen anlaşılabilir kılmayı amaçlayan düz cinselliğin hegemonyası zaten eşcinsel olalım, düz cinsel olalım hepimizi kurutmakta değil mi?
Mitoloji ancak üretildiği dile ve tüketicisinin hayatına tahvil edilebilir. Bizden uza­ğa itmeye çalıştığımız, evcil bir "öteki" lik yüklediğimiz eşcinsellik de mitlerin bereketli örgütlenme alanlarından biridir. Mitolojiyle evcilleştirilen bütün hayat alanlarında oldu­ğu gibi o mitler o hayatın sakinlerince de kabul ve itibar görür. "Eşcinsel Dâhiler" adın­da, popüler olmaya aday bir kitap ne kadar eşcinsellerin toplum içindeki varoluşlarını meşrulaştırmaya katkıda bulunsa da eşcinseller tarafından gururla kabul görse de uzun vadede onların hayatını ağır bir cendere altına sokacak saldırgan bir yaklaşıma zemin hazırlar. Eşcinseller hayatlarını meşrulaştırmak için dahi olacaklar, öyle mi? Yok öyle yağma! Eşcinseller zekidir, duyarlıdır, ince ruhlu, becerikli, edepsiz, dengesiz, çok eşli, ağlak vb.' dir. Eşcinsellerin artılardan eksileri çıkararak ferahlamaları, düz cinsellerin kendi dışlarındaki bir dünyayı açımlamanın tadını çıkarmalarına koşut bir aymazlık. Görünürlük mücadelesi veren eşcinseller bu yüzyılların ürünü mitolojinin bulutu yü­zünden ciddi vakit kaybediyor. Dünyanın düz cinsel sağlamasında "Cinselliğin Loş Kö­şeleri", "Aşkın Öteki Yüzü" vb. başlıklar altında söze sıvanan bu hayata giden bütün yollar kesilmiş oluyor.
Aydınlığı kim görmüş? Beriki yüzü nereye bakıyor? Öteki diyenler kim? Dünyanın dışına itilmekten neden bu denli korkuyoruz? Korkuyorsak eşcinselleri neden rahat bı­rakmıyoruz? Hümanist sosyalistlerin "insani olan hiçbir şey bana yabancı değil" büyüklenmesiyle kendilerini en sevecen, en hoşgörülü merci ilan etmelerinde canavarca bir şey görürken fazla mı ileri gidiyorum? Görenin görülen karşısında iktidarı üstüne kuru­lu hiyerarşinin tecavüzü hangi insanlığı aydınlatabilir?
Eşcinsel aşka edebiyatın hangi kapısından girilir? Mann'ın Aschenbach' ıyla Forster' ın Maurice'i aynı tutkuya mı yazıldılar? Proust' la Rimbaud tanışır mıydı? Burroughs, Tennessee Williams'ın dünyasına sığabilir miydi? Stein ile Woolf o mektupları bir­birlerine yazarlar mıydı? Gide ile Genet aslında aynı çağda yaşamadılar mı? Sait Faik'in aşkı Nahid Sırrı' nın yazısında karşılığını bulabilir miydi? Bilge Karasu ile Selim İleri ay­nı iklimin aşkını mı yazdılar? Murathan Mungan kimin akrabası? Küçük İskender hangi eşcinselliği yazıyor? Yazısında eşcinsel aşka yer vermiş bütün yazarların dökümü ve incelenmesi eşcinselliğin ne tür bir duyarlık olduğu konusunda kesin bir sonuca ulaşma­mızı sağlayacak mı? Hayır. Her aşkın dünyayla ve nesnesiyle ilişkilenme biçimindeki biriciklik üstüne aydınlanırız olsa olsa.
Bir erkek, bir erkeği; bir kadın, bir kadını sever. Kuracağımız ikinci cümle mutlaka politik olacaktır.

Sören Kierkegaard
Regine'ye Mektuplar
Regine'm
Bu mektup tarih taşımıyor, taşıyamaz da, çünkü içeriğinin özünü bende her an var olan bir duygunun bilinci oluşturuyor. (...)
Saint-Martin akşamı saat sekizdeki yokluğum sırasında Fredensborg' daydım. Dün müydü ya da evvelki gün müydü söyleyemeyeceğim, çünkü bugün diye bir kalkış nok­tam yok benim. Arabada beni görenler şaşırıp kalmışlar. Biliyorsun eskiden hep yalnız başıma giderdim, ama o zaman üzüntü, kaygı ve melankoli sadık dostlarımdı benim. Şimdiyse yolculuk maiyetim daha da küçülmüş durumda. Gezintiye çıktığımda senin anınlayım, eve dönünce de sana yönelik özlem dolu bir arzuyla birlikteyim. Fredensborg' taysa şu yol arkadaşları birbirlerinin boyunlarına atılırlar ve öpüşürler. Ben işte en çok bu anı seviyorum, çünkü bilirsin, ben Frendensborg' u sözle anlatılamaz bir an için, yalnızca bir an, ama bana göre paha biçilmez bir an için severim.
Bu mektup tarih taşımadığına göre ve öyleyse, herhangi bir zamanda yazılmış ola­bileceğine göre ne zaman olsa okunabilir ve eğer gece herhangi bir kuşku içini kemirirse o zaman da okuyabilirsin onu, çünkü aslında sana "benimsin" diyebileceğimden bir an bile kuşku duymadım (bu deyişin içine yerleştirdiğim her şeyi biliyorsun. Eğer sen­den ayrılmak zorunda kalırsam yaşamının benimle birlikte duracağını sen kendin yaz­mıştın, bunu biliyorsun. Ah! İzin ver de yaşamına birlikteliğimiz kadar uzun süre ben­de saklı kalsın, çünkü biz yalnız o zaman gerçekten birleşmiş oluruz, bir an bile kuşku­lanmadım bundan. Hayır, bunu ruhumun en derin inancıyla yazıyorum ve ben dünya­nın en karanlık, en gizli köşesinde bile sana ait olduğumdan kuşku duymayacağım.

Honoré de Balzac
Honoré de Balzac' tan Madam de Berny' ye
Mutsuzsunuz, biliyorum bunu. Oysa ruhunuzda sizin bilmediğiniz ve sizi hâlâ ya­şama bağlayabilecek zenginlikler var.
Karşıma çıktığınızda, mutsuzluğu yüreğinden kaynaklanan bütün insanlardaki o çekicilik vardı üstünüzde. Ben acı çekenleri peşinen severim. Böylece melankoliniz be­nim için büyülü bir güzellik, mutsuzluklarınız benim için bir çekicilik haline geldi ve bütün düşüncelerim ruhunuzun hoşluklarını gösterdiğiniz andan başlayarak bendeki sizinle ilgili tatlı anılara bağlanıverdi elimde olmadan.
Size yazsam mı yazmasam mı? İşte ayrıldığım zamandan beri düşüncelerimin tek değişmez sorunu, bütün derin düşüncelerimin konusu buydu. Size eğer uzun süredir si­zi gözle görmediğimi söylersem, genellikle kendini beğenmişlik duygularıyla dopdolu genç bir ruhun bir tutkuyu umudun hazineleriyle güzelleştirmeye çalışmak yerine tasarlayabildiğine, koruyabildiğine ve besleyebildiğine şaşırıp kalırsınız; ama ben böyle­yim işte ve her zaman da böyle kalacağım; aşırı derecede çekingen, taşkınlığa varan de­recede âşık ve seviyorum demeye cüret edemeyecek kadar bakir. Bu bekâret içine, bu utanma içine, reddedilmeme yol açan bütün korku ve utangaçlık da girmektedir elbette. Bu yüzden de hiç başıma böyle bir şey gelmedi, çünkü hiçbir zaman kendimi böyle bir tehlikeye atmadım; ama bugün ilk kez hissettiklerimi dile getirme tehlikesini göze alıyo­rum. Evet Madam, cüret ediyorum buna, ama bunu yaparken de bu mektubun bütün sonuçlarını hesaplamak için aklımın kendine ayırmış olduğu en son bölgeye çekilmeyi de ihmal etmiyorum.
Siz bu mektubu okurken, tabii eğer okursanız, aklınızdan geçecek olan en küçük düşünceyi bilmediğimi sanmayın sakın.(...)
Böylece Madam bilin ki bu mektup kesinlikle bir oyun değildir, bu sizinle aynı du­rumda olan genç bir ruhun açık ifadesidir. (...)
 Üzgünsünüz ve çoğunlukla yalnızlık içindesiniz. Bu mektubun sizi bir an için eğ­lendireceğini düşünüyorum. Sizin yerinizde ben olsaydım bu mektuplaşmada orijinal bir şeyler bulurdum. (...)
Ama ben her şeyi hesapladım demiştim size, çünkü eğer bana bir yanıt verme lütfunda bulunursanız bunun belki de beni tanımaya çalışmanız ve benimle alay etmeniz; son olarak da bir yolcuyu karanlıkta bir an umutlandıran, ardından da onu bir uçuru­mun dibine yuvarlayan o hafif parıltıları taklit etmeniz için bir tuzak olabileceğini alın­gan karakterim bana çoktan telkin etmişti bile.
Yok, hayır... Bundan korkmama hiç gerek yok, çünkü siz bana yanıt vermeyeceksi­niz. Binlerce neden var bunda sizi alıkoyacak(...) Ne olursa olsun ben sizi büyük zevkle düşünmekten hiç bıkmayacağım. Düşünün ki Madam sizden uzakta biri var; ruhu hay­ran olunacak bir ayrıcalıkla mesafeleri aşan, göklerde ideal bir yolu izleyen ve yanınız­dan hiç ayrılmamak için sarhoşlukla size koşan, yaşamınıza, duygularınıza tanık olmak­tan hoşlanan birinin(...), sizin bir dosttan, bir abladan daha ötede olduğunuz, neredeyse bir anne olduğunuz bir insanın bulunduğunu düşünün. Bütün bunlardan da ötede siz benim için bir tanrıçasınız(...), siz benim için gerçek bir koruyucusunuz hiç farkında ol­madan.(...) Her ne olursa olsun sizi her zaman seveceğim.
Sizden ne aşk bekliyorum, ne şaşkınlık, ne alay, ne küçümseme, ama ben her zaman bütün kadınların yüreğinde şefkat ve dostluk sınırlarında bulunan bir duygunun var olduğundan kuşkulanmışımdır. (...)
Hoşça kalın Madam. Buraya mektupları bitiren sıradan sözler yerine, bu yere ben ruhumu koyuyorum bütünüyle, lekesiz bir ruh, kusursuz bir ruh, kabul edilebilecek en saf armağanlardan biri olarak size sunmaya cüret ettiğim bir ruh. Hoşça kalın.
*Honoré de Balzac'ın ilk aşkına, asıl adı Laure Hinner olan 1821'de tanıştığı ve kendisinden 22 yaş büyük olan madam de Berny' ye yazdığı mektuplar yanmıştır; ama araştırmacıların uzun çabaları sonucu müsveddelerden hareketle birkaç mektup yeniden oluşturulabilmiştir.
* Burada Balzac' ın "la Dilecta" diye adlandırdığı Madam de Berny' ye göndermiş olduğu bir mektuba yer veriyoruz. (Bkz. ]ean- Claude Carrière' in hazırladığı Lettres d'Amour, Paris, J'ai lu, 1962, s. 471-506.)
* Balzac' ın ileride evleneceği Madam Hanska' ya (Yabancı Kadın'a) yazdığı mektuplar içinse bkz. Mehmet Rifaf' ın hazırladığı Balzac Kitabı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1994, s. 327-344. (Ç.N.)

Voltaire
Voltaire' den Mektuplar

Sevgili aşkım, Bay de M... ile birlikte yedi sekiz gün içinde göreve gidebileceğimi öğrendim; ama aynı zamanda sizin bulunduğunuz kentte kalma zevkinin bana gözyaş­larına mal olacağını da! Hareket gününe kadar hiçbir yere çıkmamam ya da hemen git­mem gerektiğini bana zorla kabul ettirdiler. Akşam sizi görmeye gelmek, size ihanet et­mek olur. Size daha iyi hizmet etmek için yanınızda olmak mutluluğundan kesinlikle yoksun kalmam gerekiyor, ama yine de siz eğer mutsuzluklarımızı eğlenceye çevirmek isterseniz bu yalnızca size kalmış bir şey. Lisbeth' i saat üç sularında gönderin. İçinde er­kek giysileri bulunan bir paket vereceğim ona sizin için. Onun evinde hazırlanırsınız. Eğer, sizi taparcasına seven zavallı bir tutsağı görmek isteyecek kadar incelik gösterirse­niz, akşama doğru otele gelmek zahmetinde bulunursunuz. Sizin köleniz olma mutlulu­ğu bana ...'de tutsak olduğumu unutturacaktır, ama alışkanlıklarımı bildikleri, dolayı­sıyla da sizi tanıyabilecekleri için üstünüzdeki jüstokor 'u ve yüzünüzü örtecek bir pe­lerin göndereceğim size.
* François Marie-Arouet ya da yazın ve düşünce alanında tanındığı adıyla Voltaire 1713'te henüz on dokuz yaşındayken elçilik ata­şesi olarak gittiği Hollanda'da Pimpette adıyla bilinen Olympe Dunoyer' e âşık oldu ve ona pusulalar gönderdi. Ne var ki kızın annesi olanları öğrendi. Doğruca Fransız elçiliğine gitti. Fransız elçisi de henüz François-Marie Arouet olarak tanınan Voltaire 'i kentten ayrılıncaya kadar odasına hapsetmeye karar verdi, ancak iki sevgili yine de gizlice buluşmayı başardılar. Genç adam sevgilisine sürekli olarak düzyazı ve şiir karışımı mektuplar yazdı.

* Voltaire Fransa'ya döndükten sonra bu ilk aşkım kısa sürede unuttu. Hareketli bir yaşam içine daldı. Pek çok kadın tanıdı ve sev­di; bu kadınlar arasında adı en belirgin olanlardan biri Châtelet Markizi. öbürü de kendi yeğeni kırk iki yaşındaki dul Madam De- nis' tir. Altmış yaşına gelmiş Voltaire' in sıkıntılı günlerinde kendisine destek olan Madam Denis' e yazdığı mektuplardan en önemlileri 1753-1754 yılları arasına rastlar.

Denis Diderot
Diderot' tan Mektuplar

Paris 7 Haziran 1759
Merhaba sevgilim. Dün sizi hiç görmedim. Dostlarına bazen çok garip davranan Baron akşam yemeğinde evinde değildi. Palais-Royal' e gittim ve dostumuzun kapıcısı­na benim için gelecek bir mektup olursa onu almasını tembih ettim. Akşam oraya uğra­dım, mektup falan yoktu. Akşama doğru da sizi göremezsem bugün de yine sizi görme­miş olacağım. Hava eğer çok fırtınalı, çok yağmurlu, kapkara olsaydı bir faytona atlar gelirdim. Böyle bir hava olabilir mi acaba? Sevgilimi görebilecek miyim acaba? Söyler misiniz bana neden ben sizi günden güne daha sevimli buluyorum? Ya siz benden nite­liklerinizin bir bölümünü gizliyordunuz ya da ben onları fark etmiyordum. Evvelki gün birlikte geçirdiğimiz kısacık süre boyunca üstümde bıraktığınız etkiyi size anlatmayı be­ceremeyeceğim. Açıkçası sanırım siz beni daha çok seviyorsunuz. İşte şu anda Baron'dan aldığım pusula ve dün Madam Le Gendre için almış olduğum mektup. Kendisi­ne saygılarımı iletin. Siz de Sophie'ciğim, benim ne isem o olduğuma her zaman inanın.

Paris 10 Haziran 1759
Görmeden yazıyorum. Geldim. Elinizi öpüp geri dönmek istiyordum. Eğer size si­zi ne kadar sevdiğimi gösterdiysem bu ödülü almadan dönerim. Saat dokuz. Sizi sevdi­ğimi yazıyorum size, en azından size bunu yazmak istiyorum, ama bilmem, kalemim benim bu arzuma katılır mı? Bir gelseniz de size bunu söyleyip savuşuversem, yoksa hiç gelmeyecek misiniz? Hoşça kalın, Sophie'ciğim, iyi akşamlar. Demek ki yüreğiniz size hiç benim burada olduğumu söylemiyor, öyle mi? İşte bakın, ilk kez karanlıkta yazıyorum. Bu durumun bana tatlı şeyler esinlemesi gerekir. Oysa ben yalnız bir tek şey hissediyorum, o da buradan çıkamayacak olmam. Sizi bir an için görme umudu alıkoyuyor beni ve sizinle konuşmaya devam ediyorum. Harfleri yazıp yazmadığımı bilmiyorum. Hiçbir şey olmayan her yerde sizi sevdiğimi okuyun.

* Fransız yazarı ve filozofu Deniş Diderot kırk iki yaşındayken iyi öğrenim görmüş, felsefe sorunlarıyla ilgili otuz dokuz yaşında bir kadın olan Sophie Volland' a rastladı. Kötü bir evlilik yapmış, çalışmalar ve malî sıkıntılar içinde boğulmakta olan Enycyclopedie' nin kurucusu, Sophie Volland' da hem bir sevgili hem de ideal bir mektup arkadaşı buldu.
 * Yazarın mirasçıları onun mektuplarından büyük bir bölümünü yok etmiş oldukları için, bu uzun sürmüş tutkunun (yaklaşık otuz yıl) başlangıcını yansıtan ancak birkaç mektup bugüne kadar gelebilmiştir. Özellikle son altı yıla ait mektuplar da kaybolmuştur.

Stendhal
Matilde'e Mektuplar

4 Ekim 1818
...Çok mutsuzum, galiba gün geçtikçe sizi daha çok seviyorum. Sizse artık bana es­kiden gösterdiğiniz en basit dostluğu bile göstermiyorsunuz. Aşkımın son derece çarpıcı bir kanıtı var. Bu da sizinle birlikteyken içine düştü­ğüm, kendi kendime kızmama neden olan, ama bir türlü üstesinden gelemediğim sakar­lık. Salonunuza gelene kadar cesaretim yerinde, ama sizi görür görmez titremeye başlı­yorum. Sizi temin ederim ki başka hiçbir kadın uzun süredir bu duyguyu uyandırmadı bende. Öylesine mutsuz ediyor ki beni neredeyse artık sizi görmemek zorunda kalmayı ister oldum ve aldığım kararlara karşın her gün sizin evde bulunmamak için ihtiyatlı olmayı düşünmeye ihtiyacım var (...)
Yarın gidiyorum. Sizi unutmaya çalışacağım eğer elimden gelirse, ama pek başaramıyorum, çünkü yine bu akşam da sizi görme isteğine karşı koyamadım.
Bugün, bütün gün en büyük işim ihtiyatı elden bırakmadan sizi görebilme yolları­nı aramak oldu.
Sizi, yanınızdayken değil de sizden uzaktayken daha çok seviyorum. Sizden uzak­tayken bana karşı hoşgörülü ve iyi olduğunuzu düşünüyorum. Oysa yanınızdayken var­lığınız bu tatlı hayalleri yok ediyor.(...)

Paul Eluard
Gala'ya Mektuplar
(Eaubonne?) 29 Mayıs (sonunda) (1927)

Güzelim, taparcasına sevdiğim, özlüyorum seni ölesiye. Her şey bomboş, elbisele­rin var yalnız sarılabileceğim. Bedenini, gözlerini, ağzını, bütün varlığını özlüyorum se­nin. Biriciksin sen, çok eskilerden beri seviyorum seni. Çektiğim tüm sıkıntıların hiçbir önemi yok. Aşkım, aşkımız onları yakıyor. Geri geldiğinde seni öyle bir süsleyeceğim ki. pijamalarının ölçüsünü ver bana (!!!). Edinilebilecek her şeyi, var olan en güzel şeyleri is­tiyorum senin için. Olabildiğince kısa sürsün yokluğun. Çabuk dön. Sensiz bir hiçim ben. Bütün öbür arzuları düşümde yaşama geçiriyorum. Sana karşı duyduğum isteği gerçekliğin içinde yaşama geçiriyorum.(...)
Gala, dorogoyum(*), hep sevdiğim hep seveceğim bir tanem benim olabildiğince çabuk dön. Hiçbir şey bizim böyle birbirimizden ayrı düşmemize değmez. Burada her şey yolunda, üzüntülü olmama karşın. (IC)
* Bu mektup, Paul Eluard'ın Gala'ya 1924-1948 yılları arasında gönderdiği mektupları içeren Lettres à Gala (Galaya Mektuplar, Gallimard, 1984) adlı kitaptan seçilerek dilimize aktarılmıştır. Paul-Eugène Grindel ya da öbür adıyla Paul Eluard, 1912'de he­nüz 17 yaşındayken Davos yakınlarındaki Clavadel sanatoryumunda 17 yaşındaki Helena Dmitrievna Diakonova' ya rastladı ve ona âşık oldu. 1917' de evlendiği bu Rus kızına Fransız şairi, Gala adını verdi. 1918'de kızları Cécile doğdu. 1929'da Gala ile Sal­vador Dali' nin karşılaşması birlikteliklerinin sona ermesine yol açtı. 1932'de de birbirlerinden kesin olarak ayrıldılar, ancak aşk­ları yıllarca sürdü yaşamlarını başkalarıyla paylaşmış olsalar bile. Gala her zaman Eluard için bir esin kaynağı oldu. Birbirlerini sık sık gördüler ve yazıştılar. Gala, Eluard'ın ardından otuz yıl yaşadı. Onun kendisine yazmış olduğu mektupları, çektiği telg­rafları, gönderdiği kartpostalları özenle sakladı. Sonra da bunları kızı Cécile' e aktardı. (Bkz. Jean-Claude Carrière' in Önsözü, a.g.y., s. 3-9)
(*) Moy dorogoy: "Azizim", "Sevgilim" anlamında Rusça deyiş. Eluard mektuplarında Gala'ya kimi kez dorogaya, maya daragaya kimi kez de eril biçim olan moy dorogoy diye hitap eder. (bkz. a.g.y., s. 405, Mektup 3, not 1)
*Yazılar üç aylık düşünce dergisi cogito'nun bahar 1995'te yayınladığı 4. sayısından derlenmiştir.

Sunday, June 24, 2012

Sorun "Namus" Meselesi ve Önyargı


 Sorun "Namus" Meselesi ve Önyargı

Ankara'da yaşayan seks işçisi Sinem Can'a göre seks işçiliği meslek olarak kabul edilirse, bu bir "namus meselesi" olmaktan çıkacak ve kadın cinayetleri zamanla azalacak.
Serhat KORKMAZ
Ankara - BİA Haber Merkezi

"Biz kafalarımıza poşet geçirilip Mamak çöplüğüne atılıyorduk. Emniyette itfaiye hortumuyla ıslatılıyorduk. Birçok işkenceden geçtik. Saçlarımızdan tutulup sürüklendik. Hakaretlere maruz kaldık."

Sinem Can 2000'li yılların başlarında yaşadıklarını böyle anlatıyor. Bir korku filmi değil bu, gerçek. Türkiye'de seks işçilerinin yaşadıkları bunlar...

Sinem Ankara'da seks işçisi olarak çalışıyorken maruz kalmış bu tacizlere, işkencelere; tıpkı kendisi gibi geçinmek için başka iş alanı bırakılmayan yaklaşık 100 bin seks işçisi gibi...
Günde 20 saat çalıştığım oluyor

Dersim'de doğmuş, o üç yaşındayken ailesiyle birlikte Ankara'ya göç etmişler. Üniversite okumuş, Eğitim Fakültesi'nden mezun olmuş. Ve beş yıl öğretmenlik yapmış.

Nasıl seks işçisi olduğunu ise şöyle anlatıyor:

"Cinsel kimliğimden dolayı, sorunlar yaşadım. Ve istifa etmek zorunda kaldım. İstifa ettikten sonra bu ülkede yapacağın pek bir şey kalmıyor. Tüm kapıları zorladım ama sonuç alamadım. Seks işçiliğinden başka yapacağım bir şey kalmamıştı ve ben de seks işçisi oldum."

"Zorunda kaldım" diyor Sinem. Sonra ekliyor: "15 yıldır seks işçiliği yapıyorum. Kimi zamanlar günde 20 saat çalıştığım da oldu. Yani, artık zorunlu olmaktan çıkıp mesleğim haline geldi seks işçiliği."

Bir seks işçisi günlük hayatında ne yapar, nasıl yaşar diye soruyorum. "Öğleden sonra kalkarız. Kuaföre gider, makyaj yaparız. Sonra alkol almaya başlarız. Ve seks işçiliği yaparız" diyor.

"Neden alkol?"

"Yaşadığımız  zor anları daha çabuk unutmak için. Ama birçok seks işçisinin alkol problemi var. Çünkü şiddete ve ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Ve bu şartlar altında seks işçiliği yapmak zorunda kalıyorlar" diyor.

Seks işçilerinin çalışma koşulları Türkiye'de çok ağır.

Genelevlerde, randevu evlerinde çalışanlar var. Kayıt dışı çalışanlar var. Hiçbir sosyal güvenceleri yok. Seks işçiliği bir meslek olarak görülmüyor. Ve seks işçilerine tecavüz, tecavüzden sayılmıyor.

Türkiye'de 30'a yakın genelev bulunduğunu söylüyor Sinem. Ve ardından yıllarca genelevlerde çalıştıktan sonra yaşlandığı için sokağa atılan kadınların hikâyesini anlatıyor.
Haklarımızı biliyoruz

"Yıllarca genelevde çalışıp, genelevlerde yaşlanan kadınlar şimdi sokaklara atılıyor. Gidecek bir yerleri yok. Bir ekmek parasına insanlarla beraber olmak zorunda bırakılıyorlar."

Ailesinin sadece kadın üyeleriyle görüşüyor.

"Namus", "delikanlılık" gibi takıntıları olduğu için erkek akrabalarıyla görüşmek istemiyor. Zaten görüşmeyi kabullenen aileler de çoğunlukla bu konuların konuşulmamasını istiyor.

Sinem, Pembe Hayat Derneği'nde örgütlü... Hatta derneğin kurucularından. İnsan haklarını, hayvan haklarını savunmaya çalıştığını anlatıyor.

"Haklarımızı biliyoruz, nerede ne yapacağımızı biliyoruz. Maruz kaldığımız şiddete ilişkin raporlar hazırlıyoruz. Sesimizi dünyaya duyuruyoruz. Davalar açıyoruz, kimini kazanıyor, kimini kaybediyoruz."

Seks işçilerinin günlük kazançları çok az. Zaten kazandıkları paranın birçoğu da "Kabahatler Kanunu" altında kesilen cezalara gidiyor. Cezayı ödeyemezlerse, hapse girme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar.
Yasa tasarısı seks işçilerini kapsamıyor

"Bize yıllarca sokaklara çıkmayın, barlarda, evlerde çalışın dediler. Görünmememizi istediler. Şimdiyse evlerimizi basıyorlar. Telefonlarımızı dinliyorlar. Kabahatler Kanunu ile cezalar kesiyorlar. Markete dahi çıksak, sokağa çıktık diye para cezası kesiyorlar."
Seks işçilerinin gidecekleri yerlerinin olmadığını, sokağa çıkarlarsa şiddetin yeniden büyüyeceğini belirtiyor.

Seks işçilerinin talepleri anlatmaya koyuluyor sonra:

"Öncelikle 'Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele' yasa tasarısının son halini kabul etmiyoruz. Çünkü bu kadınların, seks işçilerinin haklarını kapsamıyor. Ama önümüzde bir anayasa yapım . ALINTI
 

Saturday, June 23, 2012

HAYIR de


SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR
Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine
çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin
nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Fabrika sahibi. Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat
etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...
Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana. Sen Hoangho ve Missisippi' deki
ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden
yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...
Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:
Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut
kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri
öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi
rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.
Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında, büyük
çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.
Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde
ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.
Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda
donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.
Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.
Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak
ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,
ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş
bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak,
ufalanacak.
Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız
ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları
ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç
soruyu soracak : NEDEN? Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar
arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek,
duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.
Tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
HAYIR demezseniz!...

Wolfgang  BORCHERT

Tangonun kökleri ve Carlos Gardel meselesi


Tangonun kökleri ve Carlos Gardel meselesi

Ciudad Vieja, Montevideo tarihinin yaşayan bölgesi. Şehir ve liman burada kurulduğu için buraya Montevideo’nun açık hava müzesi denebilir. Şehrin tarihi çok eskilere gidiyor gibi gözükse de, aslında buraya kimliğini kazandıran dönem 18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyıl başlangıcı. Bağımsızlık süreci, Avrupa’dan gelen göç dalgası, iktisadi ve kültürel gelişmelerin temeli ve kaynağı hep bu dönem olmuş.
Montevideo’yu anlatırken Buenos Aires’in bu şehir üzerindeki etkisinden bahsetmeden Montevideo tam olarak anlaşılamaz. Araları vapurla iki saat olan şehirlerin etkileşim içinde olmamaları saçma olurdu zaten. İnsanlarının kökenleri, dili, dini aynı olan şehirlerin belki de tek farkı; Buenos Aires’in, Montevideo’dan çok daha büyük bir şehir olması. Montevideo’ya “Buenos Aires’in karşı taraftaki sayfiye kısmı” bile denebilir. Günümüzde pratik durum biraz böyle zaten, Buenos Aires’in orta üst ve zengin kesimlerinin yazlıkları Montevideo’nun kuzeyindeki sahil kasabası Punto del Este bölgesinde. İki ülkenin yurttaşları sadece kimliklerini göstererek sınırdan geçiş yapabiliyor. Arjantin’deki ekonomik krizinden sonra Uruguay ekonomisinde de başlayan sıkıntı, durumu yeterince özetliyor sanırım.
’KALBİM ARJANTİNLİ, RUHUM URUGUAYLI’
18. yüzyıl sonlarına yeniden dönersek, aynen Buenos Aires’te ve özellikle Caminito mahallesinde olduğu gibi Montevideo’ da yalnız birçok erkek göçmenin yaşadığı, liman çevresindeki genelev ve barlar bölgesi her türlü taşkınlıkların yaşandığı bir bölgeydi.  Arjantinli yazar Luis Borges’e göre, tango Buenos Aires’in genelevleri ve barlarında başlamıştır. Ama Uruguaylılar bütün dünyada bilinenin aksine aslında tangonun Montevideo’da Ciudad Vieja’daki barlarda ilk kez yapılmaya başlandığını söyler. Bence sorun yok, zaten Montevideo ve Buenos Aires aynı bölgenin, aynı insanları sadece bir akarsu deltasının ayırdığı bir şehrin iki parçası bence. Ama tangonun nerede başladığı değil de yaşamış en büyük tango şarkıcısı olan Carlos Gardel’in nereli olduğu konusu açılınca, eğer ortamda bir Uruguaylı ve Arjantinli varsa mutlaka tartışma çıkar. Carlos Gardel hayattayken bir gazetecinin bu konuya dair soru sorması üzerine “kalbim Arjantinli, ruhum Uruguaylı” demiştir. Bu konuya girmemin sebebi tangonun sadece Buenos Aires’e ait bir dans ve şarkı olmadığını belirtmek içindi.
İki şehirde hissettiklerime gelince, tango Buenos Aires’te yaşamın bir parçası olmuş. Buenos Aires caddelerinde gezerken her an kulağınıza bir yerlerde çalan Carlos Gardel şarkılarının melodileri gelebilir ama Montevideo’da pek böyle hissetmedim. “Bana kalırsa tango kültürünün merkezi Buenos Aires” diyerek, bu konuyu kapatıyorum.
Artık Montevideo ve Güney Amerika’daki son günlerim. Montevideo’dan Buenos Aires’e geçip Türkiye’ye geri döneceğim. Montevideo sakin ve huzurlu havasıyla yolculuk sonu muhasebesi yapmak için ideal bir durak oldu benim için. Montevideo’ya dair söyleyebileceğim son şey; eğer buralarda bir yerlerde yaşamayı tercih edersem, aklımdaki ilk seçenek kesinlikle Montevideo olur.

YOLUN SONU

MONTEVİDEO’nun bende bıraktığı en güzel izlenim, sakin ve huzurlu bir yer olması. Özellikle benim orda bulunduğum kış aylarında. Aylarca süren koşuşturma ve Latin Amerika’nın bitmeyen tantanasından sonra Montevideo’nun sakinliği çok iyi geliyor. Benim de bir yıla yakın süren yolculuğum artık sonu. Yıllar önce Ernesto Che Guevara’nın ‘Motosiklet Günlükleri’ kitabını okuduktan sonra yapmayı düşlediğim, talihsizliklerle başlayıp sonunda her şeye rağmen gerçekleştirdiğim yolculuk sona eriyor.
Montevideo’da boş bir plaj kıyısında otururken yolda yaşadıklarımı düşünüyorum. Yolculuk süresince hayatım boyunca unutamayacağım, kimi zaman hüzünlü kimi zaman neşeli anılar aklımdan geçiyor. Tanıştığım yüzlerce farklı insan, içlerinden sağlam dostluk bağları kurduğum arkadaşlarım ile birlikte yaşadığımız birçok anı, Atlas Okyanusu’nun sonsuzluğu içinde gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyor.
Güney Amerika’da yolculuk etmek insana çok şey katıyor. Yolculuğun sonunda ülkeme buraya geldiğimden daha geniş düşünebilen, karşılaştığı zorluklarla daha iyi mücadele edebilen bir insan olarak dönüyorum. Yaptığınız her yolculuk biraz da kendi içinize doğru, kendi varoluşunuza doğru giden bir süreçtir. Aylarca süren, çoğunluğu dağlarda, çöllerde ve doğanın farklı biçimlerinin içinde geçen ama karmakarışık kentleri de yaşadığım bir süreçti ve kendimi daha iyi tanımam için bulunmaz bir fırsat oldu.
»HALK, REHBERİNİ BİLİYOR!
Güney Amerika’nın benim gezdiğim iç kısımları için söylemek istediğim şey: Mutlak bir ‘değişim’ ihtiyacı. Ve değişime dair kıpırtıları yol boyunca gözlemledim, özellikle Bolivya’da. Artık, tarih boyunca sömürülmüş kıtanın insanları aynı hayatı sürdürmek istemiyor. Kıta genelinde işbaşında olan sosyal demokrat ya da sosyalist hükümetlerin yapacakları, Güney Amerika’nın nereye gideceği konusunda belirleyici olacak. Halklar bundan da sonuç alamazlarsa gelecekte kıta genelinde büyük olayların patlak vermesi çok büyük bir olasılık olarak görünüyor.
Umarım her şey Güney Amerika halklarının istediği gibi olur. Ummaktan öte, artık halkta uyanmaya başlayan bilinci ve umudu gördüm. Bundan sonra halklar kendine kimi rehber olarak alacağını biliyor. Teşekkürler Güney Amerika, yaşattığın her şey için... Ve son olarak, teşekkürler ‘Ernesto’, yıllar önce yaptığın yolculuklarla bize yolu gösterdiğin için…

BARIŞ KARADENİZ

Friday, June 22, 2012

Öteki” ile “beriki

 “Öteki” ile “beriki”
“ÖTEKİ” NİN BU “KADAR”I
Ve
E.Levinas

Geçtiğimiz yüzyılın özellikle ortalarından itibaren, geniş anlamda felsefe, dar anlamda siyaset sosyolojisi ve felsefesinin temel kavramlarından biri “öteki”* Sartre ile bir yıl arayla doğan; ancak ondan bir onbeş yıl daha fazla yaşayan E.Levinas ise bu kavramın  neredeyse tüm dünyada postmodern etik kavramsallaştırması içinde pir’i sayılır. Hatta ona “öteki’nin filozofu” dendiğini biliyoruz. Filozofluğu kadar Talmud tefsircisi yanıyla da ilgi gören Levinas’ın “öteki” kavramına yaklaşımı bir bakıma negatif teolojide olduğu gibi; ne olduğunu tarifleme yerine, ne olmadığından hareket ediyor denebilir. Çünkü onu tariflemeye girişmek, “dilin sınırlarına hapsetmek” anlamına gelecektir. “öteki” öylesine yabancıdır ki; “ben” ile herhangi bir ilişkiye girmesi neredeyse imkansız addedilir Levinas’ta. Bu manada, bambaşka; farklı oluşu tematize edilemeyen, bilinmezliklerle dolu “öteki”ile ister etik çerçevede olsun, ister dışında; nasıl ilişki kurulacağı sorusuna yanıt arayanları düpedüz bir hayal kırıklığı bekler. Bunun da ötesinde,  etik alan ile siyaset alanını büsbütün birbirinden ayırır. Bu ayrım; Levinas’ı yalnızca bir filozof değil, kendisinin de şikayetçi görünmediği bir sıfatın refakatinde yâd edişimizin temel nedeni: Yahudi filozof. Etik ile siyaset alanını büsbütün ayırdığınızda, Sabra ve Şatilla katliamlarının hemen ardından kendisine sorulan soruları sırf düşün adamı olarak değil, öncelikle siyasi alanın sorunsalı olarak ele alır ve bir “Yahudi” gözüyle yanıtlar.** Dolayısıyla içinde bulunduğumuz yüzyılda etik başucu kitabının yazarı olarak yeteri kadar saygınlığa sahip olmakla birlikte, benim bu yazıda ele alacağım “öteki” perspektifinin, Levinas’ın yaklaşımından çok Sartre’ın “öteki” tanımına yakın durduğunu belirtmek zorundayım.
Emmanuel Levinas Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’indeki Alyoşa’nın “Hepimiz herkes için sorumluyuz. Ancak ben hepinizden daha çok sorumluyum” sözlerini neredeyse her fırsatta yineler. Buna mukabil, sözgelimi Filistin Sorunu’ndaki öteki’liği etik alanın değil politik alanın meselesi addederek, bağlamdan “filozofça” sıvışır. O’na göre öteki alternativitesini yitirmiş, Aydınlanma mirası olan akıl tarafından aynılaştırılmış, asimile edilmiş yahut kolonileştirilmiştir bile. Levinas’ın tanımladığı birey ile öteki arasında kalmasını umud ettiği mesafe de böylelikle ortadan kalkmıştır. Levinas’a sorarsanız; öteki’ni anlamaya kalkışmamalıyız, anlamamalıyız da hatta. Anlamak, onun başkalığına son vermek;üzerinde bir tür iktidar kurmak olacaktır. Bunun yerine, öteki ile eşit ilişkiler kurmanın yolunu aramak gerek. Öteki’ni bize yanıtlar veren bir bilgi nesnesi olarak değil, eşitimiz olan bir diyalog tarafı olarak düşünmek. Tam bu noktada Levinas’ın görmek istemediği şu: Onu “öteki” olarak adlandırmak ya da haritalamak, ben olmayan, benzemeyen olarak tariflemek, güya kaçındığı dil hapsanesine peşinen koymaktır zaten. Eşit ilişki kuracağım kimdir? Benim tıpkım ise, zaten öteki olamaz. Yok eğer değilse, en başta dilin tüm imkanlarını onu ayırd edenler üzerine işe koşmuşum demektir. O; ben olmayan başkasıdır. Eşit ilişki ve diyalog etik bir idealleştirmenin dışında nasıl pratik bulacaktır? İşte bana kalırsa varoluşçuları Levinas’a üstün kılan bu soruların gerçekçi yanıtlanışından kaynaklanıyor. Çünkü varoluşçu dizge, sorunun temeline ontolojik bir satıhtan yaklaşır ki bu politik ve etik alanın kolayca tefrik edilmediği tümleşik bir alandır.

Heidegger’den başlangıçta hayli etkilenmesine rağmen; etik’in ontoloji’yi öncelediğini söyleyerek, onun felsefesini bir bakıma dinamitleyen Levinas ile Sartre’ın “öteki” yaklaşımları ilk bakışta benzerlikler taşıyor gibidir. Ancak, radikal farklar olduğunu anlamak için, etik-ontoloji ilişkisine bakmak bile kâfi gelir. Umumiyetle egzistansiyalizmin “öteki” ile bağı, çatışmalı satıhta birarada oluş demektir. Bu özelde Sartre için de böyledir. Öteki, bir tehdit olarak algılandığı için, onunla ilişkilerimizdeki temel durum çatışma olacaktır. Sartre’a göre insan, karşısındaki varlığı, sürekli olarak ele geçirme aç gözlülüğü içinde kurar. Öteki olarak karşısında duran şey; kendisi için bir tehlikeden ibarettir: Bana benzemiyor, farklı tercihleri ya da varoluş pratikleri sergiliyor. O halde fırsatını bulduğunda, beni değiştirmeye kalkışacak. Beni absorbe etmeye, yok etmeye yeltenecek. Ben’in öteki karşısındaki örtük ve ontolojik algısı bu. Sorar Sartre, “insan; bu karşısındaki varlıktan dehşetle kaçmak dışında ne yapabilir?” Bu korkunun paylaşımı ise; bir tehdit dışında başka türlü herhangi bir “biz”in yaratamayacağı “bir lanetliler dayanışması”nı doğurur. Haklı olarak Sartre, şu çıkarsamaya varmış olur neticede: “İnsanın, öteki kişiyi kavrayışı temaşa eseri değil, bu kavrayış eylem içinde gerçekleşen bir andır. Öteki’yi kavramak ancak maksatlar vasıtasıyla imkanlıdır.”

Sartre’ın sözünü ettiği bu temaşa değil, amelî anda kavrayış pratiğine estetik alanda bizi en fazla yaklaştıransa, sinema perdeleri oldu. Gerçi seyrederek yaklaştık eğer yaklaşabildikse kavrayışa; çünkü zamanın içindeyken, bizi zamandışılığa itekleyen bir dizi algı çarpılmasının peşimizi bırakmadığını pekala biliyoruz. Hani bir bakıma; başka hayatların “öteki”leri bize kendimizinkinden daha analiz edilmeye müsait ve makul geldiğinden belki, sinema hem bir katharsis membaı, hem de körlüklerimize kısmi vicdan oldu. Tarihin bir anında kendini tastamam “öteki” olarak buluveren bir Yahudi, yakınca bize değen öteki’nden daha açık seçik geldi. Yahut, ülkesinde yabancı olan bir Türk işçisini tehdit algısına kıstırmış bir Alman için Aborjinlerin durumu daha üzerine eğilinesi hal arzetti. Velhasıl, herkes bir diğerinin öteki’sine “kendilerine dokunmayan yılan” teşbihi üzerinden daha bir hümanist olmayı gayetle güzel becerdi.

İşte tam da bu bağlama denk düşen bir film izledim geçenlerde. Filmi Elmar Klos’un da katkılarıyla Macaristan doğumlu Slovak yönetmen Ján Kadár yönetmiş. Dilimize “Ana Caddedeki Dükkan” adıyla çevrilebilecek bu film; “The Shop on Main Street/Obchod na Korze” adıyla nam salmış. 1942 yılında Nazi işgali altındaki küçük bir Çekoslavak kasabasında cereyan eden olayları konu alıyor. Daha evvel hiç izleme fırsatı bulamadığım bir oyuncu kadrosu: Ida Kaminska (Rozalie Lautmann), Jozef Króner (Antonin Brtko), Hana Slivková (Evelyna Brtková) başlıca rollerdeler. Pek çok estetik üstünlük dışında  filmi değerli kılan bir nokta da çekilmiş olduğu dönem. Çünkü bu film, muadilleri içinde bir hayli eski; 1965 yapımı siyah-beyaz bir film ve ertesi yıl yabancı dilde en iyi film Oscar’ı almıştı zaten. Diğerleri bir kenara, geçtiğimiz on yıl içinde bile tematik bakımdan epey benzer film çekildi elbette. Hatta bunlardan birkaçı, çok büyük gişe rakamları da yakaladı dünyanın dört bucağında. Hem teknik ve hem de finansal olanaklar bakımından Obchod na Korze’yi aştıkları da bir gerçek. Sözgelimi bunlardan ilk aklıma gelenlerden biri, 1993 yılında Thomas Keneally’nin kitabından uyarlanarak çekilen bir Steven Spielberg filmi. Elbette anımsayacaksınız; Schindler’in Listesi. Bu film, ben ile öteki arasındaki gerilimi vicdani bir ip üzerinden yürüten; holokost gerçeğinin olabildiğince görselleştirildiği meşhur ve malum Spielberg tarzından hayli nasiplenmiş bir filmdi. Beklendiği kadar da ilgi gördü. Diğer bir film de Spielberg’den yaklaşık dört yıl sonra Roberto Benigni’nin hem yönetip, hem de oynadığı; humorik yanı da dramatik yanı kadar güçlü bir film olan “La vita è bella” idi; “Hayat Güzeldir” Hikaye bir Nazi ölüm kampında geçmekteydi; ancak yine de sürmekte olan tüm hikayeler gibi, ağlanacak kadar gülünesi fragmanlar da taşımaktaydı. Bu film de neredeyse diğerinden fazla bir alakayla karşılandı. Her iki filmi de sevmiştim; sinematografisine çok takılmadan, hikayelerine dalıp seyretmiştim. Ancak şimdi anlıyorum ki, Obchod na Korze; bahse konu her iki filmin de paradigmatik bakımdan ilham kaynağı olmakla kalmamış, üstüne üstlük çok daha çetin bir yoldan, daha üst düzey bir estetik dil oluşturmuş meğer. Hem de onlardan otuz yıl kadar önce.

2. Dünya Savaşı boyunca kendisi de Nazi toplama kamplarında kalan Ján Kadár, savaş sonrası Slovakya’ya döner. Bratislava ve Prag’daki film çalışmaları boyunca Elmar Klos ile daima bir işbirliği içinde çalışır. Ta ki 1968’de Sovyetler’in Çekoslavakya’yı işgal etmesiyle Kadár Amerika’ya yerleşinceye değin de bu beraberlik tüm filmlerinde sürecekti. Ján Kadár 1979 yılında 61 yaşındayken Los Angeles’ta  vefat eder.

Nazi Almayasının nihai olarak Rusya hedefli keskin ilerleyişi, periferisindeki ülkelere doğru sürerken uğraklarından biri olan o dönemki Çekoslavakya’nın bir kasabasında geçer hikayemiz. Soykırım, ârileştirme gibi fiillerin arkasındaki kirli dürtü ise, her zaman olduğu gibi, başka ırktan gelenlerin servetlerini paylaşımdır elbette. İşin doğrusu ben bütün bu etnik temizlik güdülerinin ardında, daima bir sermayenin el değiştirmesi mantığının inceden işletildiğini düşünmüşümdür. 2. Dünya Savaşı da gayet iyi bilinir ki, Avrupa sermayesinin yeni sahiplerine kanlı evraklarla kavuşmasını temin savaşı oldu. Kahramanlarımızdan Antonin Brtko, marangozluk yapan yoksul ama hayatla muzip bir mesafede salınan bir adamdır. Kayınbiraderi ise, faşist işgalcilerin kasabadaki yerel şefi olduğu için küpünü hayli doldurmuş bir işbirlikçi. Yıllar boyu birarada yaşamayı becerebilmiş kapı komşuları ayrıştırılıp düşmanlaşıverdiğinde; bilahare komşunun tavuğu komşuya her zamankinden daha bir “kaz” görünmeye başlar. Artık bir Slovak’a Slovak olmak, Slovak gibi yaşamak yetmez. Slovaklaştırmak; arileştirmek, temizlemek, haslaştırmak ve “hiç de kendileri kadar iyi yaşamayı hak etmeyen aşağılık bir milleti cehenneme yollamak” hedef olacaktır. Bu hedefe halihazırda râm olanlar olmuştur zaten: Mevcutlar içinde en birinci olmak ve üstünlük ideası ulus devletleri tebaları karşısında daima çekici kılan bir amil değil miydi? Fakat, kendi halinde vahşi hırslara teşne olmamış, diğerini öteki olarak addetmeyi aklının ucuna getirmemiş olanlar için de cazip ve dönemsel rasyonalitesi yüksek nedenler sunmak pek zor olmuyordu anlaşılan. İşte tam bu noktada Brtko’ya reddedemeyeceği bir ganimet teklif eder kayınbirader; ana cadde üzerinde dul ve yaşlı bir Yahudi kadına ait küçük tuhafiye dükkanının âri müdürü olacak ve dükkanı o işletecektir. Bu Brotko ve karısı için yalnızca daha fazla jambon yeme, daha pahalı parfümler satınalma anlamına gelmez. Aynı zamanda Brtko’nun kirli iş tulumları yerine, devetüyünden fotr şapka altına koyu renk ve ütülü takım elbise giyip statü değiştirme vaadi de taşır. Bu  fırsatı kim tepebilir? O güne değin, Yahudi komşularının herhangi bir başkalık anlamında farkını sezmemiş sıradan insanlar için onlar artık, tabii olarak kendilerine tahsis edilmesi gereken nevâleyi tırtıklayıcı mutfak faresinden başka bir anlam ifade etmezler. Kaldı ki algının ontolojik çırpıntısı öyle derinlerdedir ki; “canım zaten fırsat bulsalar onlar bize çok daha fenasını yaparlardı” önermesi elde var bir gibi herkesin cebine sokulmuştur çoktan.

Ana caddedeki dükkanı işleten yaşlı bayan Rozalie Lautmann’ın Brtko ile karşılaşması; J. Kadár’ın kendine has sinema dilinin en güzel örneklerini sunması bakımından izlenmeye değer doğrusu. Dükkan, ana caddede olmasına ordadır da; savaş ve onun getirisi olan kıtlıktan dolayı, raflardaki kutular boştur, elde edilen kâr yaşlı  kadını kıt kanaat geçindirmekten bile uzaktır. Öyleyken; Brtko bayan Lautmann’ın belki de filmin en mühim simgelerinden olan “sağırlık”ına ve güya olup biteni anlamamasına rağmen dükkana kapağı atar. Hem kadına hem de öteden beri ahbaplığı olan Yahudi esnafa karşı olabildiğince sıcak bir bağ kurmayı sürdüren nadir insanlardandır Brtko. Üstelik, korku salan kayınbiraderinin parsayı elinden alabileceği ihtimalinin de farkındadır. Artık “öteki” ile “beriki”nin çatışma zemini iyiden iyiye cilalanmıştır ki filmimizin kripto kavramı ile yüzleşiriz Brtko üzerinden. O kavram; “vicdan” olarak artık her bir sahnede dikilecektir karşımıza. Brtko karakteri vasıtasıyla Ján Kadár, bizatihi kamerayı, bir “göz ve vicdan” olarak kullanacaktır ki esasında Brechtvari bir film dili de böylelikle yerine yerleşir.

Bu olanlara paralel olarak, ana caddedeki dükkanın da baktığı geniş kasaba meydanında bir başka telaş süregider. Meydanın tam orta yerine tuhaf, piramit biçimli bir anıt inşa edilmektedir. Bu inşa ve oluşum süreci, üzerine özenle  Nazizm’in alâmet-i fârikası “gamalı haç”ın yerleştirilişi sahiden çok ibret verici dozda ciddi; bir o kadar da  Kadár dehasının humorik izlerini taşıyor. Bu bir firavunlaşma sürecinin sembolü olarak vicdan ile erk’in yer değiştirmesini öyle ironik biçimde işler ki, hayran kalmamak mümkün değil. Dahası bir sahnede “bu bizim Bâbil kulemiz” dedirtir Slovak işbirlikçiye yönetmenimiz.

Hikaye bu minval üzre ilerlerken Brtko ile Lautmann arasındaki çok sayıda metaforlar içeren diyalog ve durum, “yasa” ve “kese” arasındaki bir sarkaç gibi göz ve zihin yorucudur. Yorucu çünkü; birinin kaybetmesi ön-koşuluna bağlanmış zaferlere dua etmeye hiçbirimiz fazla uzak değiliz. Düşünün bir kere; kapitalist ahlak’ın merkezine kurulmuş “rekabet” gündelik yaşantımıza sızmış bir orman yasası değil mi? En basit sınavlardan zaferle çıkmak; daima diğerlerinin mağlubiyetiyle mümkündür çünkü. Bunu temenni etmemiş kaç  kişi var aramızda? Mürayice “başarılar dilemek” bile ters çevrilmiş bir bedduadan öte anlam taşır mı? Hak etmek mi? Evet öyle de bakılabilir: Ancak, hak etmeyenin hak etmeyişindeki tümel payımıza ne diyeceğiz? Hülasa filmimizde de olan bu. Kendi vicdanımızla başbaşa kaldığımızda “kadıncağıza ayıp ediyor Brtko canım” desek bile, içten içe kendisine sunulan parlak ganimetlerin ışıltısını reddededemeyeceğinin farkında olan binlerce insan var aramızda bana kalırsa. İşte Brtko’nun yaşadığı vicdan med-cezirleri de bundan fazlası değil. Bütün bu etik sorgulamalara muhatab olurken, yönetmeni hayranlıkla izlediğim en önemli nokta şu oldu: Toplama kampları, savaş, soykırım temalarını merkezine almış hiçbir film, şiddet sahnelerinin görselliğinden bu ölçüde kaçınamamıştı. Kadár, bütün bu film boyunca en ufak bir şiddet estetiğine başvurmadan hikayesini adeta bir zımnî kanal içinde akıtıyor ki bu benim gördüğüm savaş ve zulüm izlekli filmlerde neredeyse başarılması olanaksız bir sınırdı. Hümanizmi işaret ederken şiddet olgusunu araçsallaştırmama terazisi ile İnanılmaz bir denge tutturmuş  Kadár.  Şunu da hemen belirtmeli; sözgelimi yerel askerlerin sloganlar eşliğinde kasaba meydanını turladıkları sahnede olduğu gibi, durumu karikatürleşmeden parodikleştirme becerisi de terazinin diğer kefesinde duruyor. Bu iki denge unsuru, filmi benzerleri arasında açık-ara öne koyan estetik şahikalar olarak görülmeli.

Yazının başına dönecek olursak, filmin Sartre’ın tanımladığı haliyle “öteki” okuması şeklinde ilerlediğini kolayca görürüz. Yaşlı kadın sağırdır; işitme sınırının çok üstünde bir gürültüyle fokurdayan iktidar kazanının kıyısında, onu reddeder. Görür, ama işitmez. Beri yanda, Brtko da “bakar kör”gibi işitir fakat kimi anlarda görmek istemez. Kaçınılmazca üzerine basılan zemin çatışmalar alanıdır. Ontolojik yapımızın itelediği bir mecburiyetten dahi filizlenen hani şu “başkasını kurma/inşa” süreci, tekil vicdanların inisiyatifine bırakılabilir mi o halde? Ne yapmalı? Bırakalım da ontolojik çatışma duyargalarımızın kimi kez zalimleşmesi halinde birbirimizi mi yiyelim? Ne yazık ki temel yasa’nın “büyük balığın küçük balığı”; hatta dahası balık boyları birbirine yakınsa “hızlı balığın yavaş olanı” yutması tezahürü halinde bu böyledir. Hümanizma, vicdanların frekans ayarlarına terk edilemez. Ne kaldı geriye? Hukuk’un vicdanını her türlü insanlık durumuna bigane olmayacak şekilde genelleştirmek belki kimbilir. Peki ya hukuk mühendisleri kimler?

Umutsuzluk telkin eden tüm önermeleri sıralayıp, bir umut harfi aramak. Yaptığım bu belki. “Teori dersen zehir gibi; pratik dersen sallanmakta” cümlesine vardığım Levinas felsefesi de dahil bu metodoloji izlendiğinde, kim olsa bazı çıkarsamalar yapmadan edemezdi. Acı bilgi çerçevesindeki şu çıkarımları yapmadan ben de edemedim:

-“Öteki” ile “beriki” arasında sürgit kuyu kazma pratiği içinde, tarihin sarkastik sırıtışıyla her an karşılaşmak olası. Tümel iktidar sahiplerinin ressamlık yeteneği öyle göz kamaştırıcı ki, birden resim değişebilir ve bir önceki “öteki” derhal beriki’nin yerini alabilir. İşte Suriye özelinde bugün yaşananlar. Nusayri erk sahiplerinin ötekileştirirken Huma ve Humus’taki  sünnileri“temizleme” girişiminden söz eden tarihin mürekkebi henüz kurumadı. Oysa ; tam da o “beriki” şimdi“öteki” ilan edildi edilecek bir durum yaşamıyor muyuz?

-Şu realiteden kaçamayız: Topografik ve demografik çoğunluğun söz konusu olduğu her haritada; az olan öteki olur. Kural kesin ve açık. Fakat işin bıçak sırtı bir tarafı var ki o daha da vahim; teşbihte hata olur mu bilmem, hani “öteki” olan nispi oranda palazlandığında, amiyane tâbirle “biti kanlandığında” ilk iş olarak beriki ile daha adilane yaşamanın değil, ortak haritasını değiştirmenin bir yolunu aramaya başlayacaktır. Bu arayış çerçevesinde Makyevelist bir rotadan kaçabilmek ise pek mümkün olmaz.

-Politik alanın kendisini evrensel etik kaidelere tabi kılmaktan kurtaran bir “ethos”a başvurduğunu kim inkar edebilir. Ancak yine de bu, siyasetin kendi self-rekleksiyonundan fazlası kabul edilmemeli. Levinas’ın yaptığı gibi, politik alanı etik alandan büsbütün ayırd etme işi felsefenin arı-düşünce niyetini bozan bir leke olabilir ancak. Bizim herşeye rağmen politik alanı tüm etik ve moral değerlerden azade görmemizi gerektirmez. Kaldı ki zaten iktidarın doğasında kendine yönelmiş bir eleştiri arayacak değiliz. Bu eleştiriyi ona yalnızca ahlak sağlayabilir.

-Çok dillilik, çok hukukluluk gibi postmodern peygamberlerin vaazları, riyakar bir romantizmin ötesine geçemez. Çünkü bu temelsiz idealler bizatihi öteki olanı kemikleştirip, kendi tanımlanmış kısır alanına geri göndermeye yarar. Bunun dışında, “öteki ile eşit ilişki kurma” söylemini de ham-hayal olarak görmemek elde değil. Bireysel ve tikel düzeyde dahi “ben”i diğerini tehdit olarak algılamaktan alıkoyan  zorlayıcı ve itimad telkin eden yasalara, düzenlemelere ihtiyacım olduğuna göre, toplumsal düzlemde bu çok daha büyük bir gereksinim olur.

Tüm bu varoluşsal gerilim ve fiiliyatttan bize kalan pek fazla şey yok. Misal,“Yahuleri özel olarak severim” demekle, “Yahudileri hiç sevmem” demek arasında saçmalık bakımından bir fark gösteremezsiniz bana. Siz bu “Yahudi” sözcüğü yerine dilediğiniz ulus/mezhep/topluluk ismini koyun; fark etmez. Hiç değilse kutsi ya da seküler bir prensibi kendimiz için formüle etmek ve çatışmadan kaçınamasak da mümkün mertebe, ülfeti külfetiyle birlikte  kabullenmek. Özetle; kazdığımız kuyu, kronolojik bakımdan hep arkamızda kalmaz, bazan bir adım önümüzde durur ve kendi hendeğimize yuvarlanıveririz. Bu belki bizi durdurabilir. Ötesi? Ötesi; “ben”in olduğu her lügatte, “öteki”nin olcağındaki kesinlik. Çok öte’de olsa bile.
Hoş bir tevafuk eseri, bugün çok sevdiğim bir İlhan Berk şiirine denk geldim. “Düşünmek İstemiyorum” adı. Öyle ki, bu kadar ortasında susulmuş bir cümle gibi tedirgin bir yazı, şiirle bitirilebilir dedim kendime:

Bu dünya kadar eski bir şey yok.
Gök sayrılı. Güneş sıradan. Ağaçlar acemi.
Her sabah devesiyle işe gidiyor bir Bedevi.
Her akşam kuşunu dolaştırıyor iki Çinli.

Bir yinelemedir dünya. Bin yıl sonrayı görüyor bir ağaç.
Bin yıl sonrayı bir dinozor. Gazali, kendini 7'ye benzetirdi.
Homeros her sabah yürürdü.

Göz için yeni bir şey yok.
Korkunçluk bunda.

Zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe?
Bilmek istemiyorum. Oturduğu yerden
Montevideo'yu görüyor bir ev.
Sandalye kentsoylu. Pencere feodal.
Su, belleksiz çıktı. Tin yalnız.
Ben çocukken ırmak olmak istedim.
Irmaklar hep çağırdı beni.
Düşünmek istemiyorum.
Dünya benim yerime düşünüyor.

Söz öldü.
Tunç: Monarşik.
Demir: Demokratik.

Bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm.
Görmek yordu beni.

*Öteki, İngilizcede  “other(ness)”; Fransızcada  “autrui (ment)”; Almancada  “andere/andersbeit”
**Tezkire Degisi’nin 2001 yılındaki Nisan-Mayıs 20. Sayı’da, da yayımalan Sholomo Molko’nun yaptığı bir radyo programında Levinas’a Molko sorar: “Emmanuel Levinas! Siz ‘öteki’nin filozofusunuz. Öteki ile karşılaşmanın en asli mekanı tarih değil midir, siyaset değil midir, ve her şeyin ötesinde İsrailliler için Filistinliler öteki değil midir?” Levinas şöyle yanıtlar: “Öteki tanımım tamamıyla farklıdır: Öteki akraba olması zorunlu olmayan ancak akraba olabilecek komşudur.” Böylelikle Filistinlileri “öteki” saymadığını ilan eder. Nedeni, bu katliam kararının etik alanın “doğallıkla” dışına konulmuş politik alan tarafından farklı biçimde meşrulaştırılmış olmasıdır olsa olsa.
eski tas
ALINTI